|
RÜYALARIN ANLAMI
VE YORUMLAMA TEKNİKLERİ
Kapıları aralayan şifre
Ruh, parlak bir nur gibi âlemde gezer. Bu gezinti esnasında âlemde
gördüklerini bazan beyne aktarır. Bu esnada rüya görülür. Rüyâlar
görülmeyen alemlerin kapısını aralayan şifreler gibidir.
Ölümün
küçük kardeşi olan uyku, Rabbimiz tarafından bir “dinlenme
vasıtası” kılınmıştır. Uykudayken, günboyu çalışan bütün âzalarımız
dinlenir. Başta göz, kulak, el, ayak, kemikler, kaslar, sinirler,
damarlar, kalb, ruh olmak üzere bütün zahirî ve bâtınî duygular,
hasseler ve organlar istirahata çekilir. Bu tatil esnasında, yani
insanın uykuya dalması sırasında ruhun cesetle irtibatı kesilir.
Ruh, parlak bir nur gibi âlemde gezer. Bu gezinti esnasında âlemde
gördüklerini bazan beyne aktarır. İşte bu esnada rüya görülür.
Rüya
kelimesi Arapça menşelidir ve kökü “rü’yet”tir. Ekseriyet gözle
görmek “rü’yet” kelimesiyle ifade edilir. Rüya ise beyinle
görmektir. Daha doğrusu ruhun gördüklerini beyine aktarmasından
sonra hafızada kalanlardır. İnsan yüzündeki gözüyle sınırlı
âlemleri görebilir. Ama ruh ve kalb vasıtasıyla şu madde gözüyle
göremediği âlemleri de görebilir.
Nasıl
odamızdaki hava zerrelerinde saklı yüzlerce, binlerce televizyon ve
radyo istasyonlarının yayınladıkları görüntüleri ve sesleri ancak
görüntüyü ve sesi görünür ve işitilir hale çevirebilen cihazslar
vasıtasıyla idrak edebiliyorsak; gözle görülmeyen âlemleri de ruh ve
kalb vasıtasıyla idrak edebiliriz. İşte rüyâlar da o görülmeyen
“alemlerin kapısını aralayan şifreler gibidir.
Rüya,
Hz.Âdem Aleyhisselam zamanından beri varolan, konuşulagelen,
insanların devamlı birbirine aktardığı, üzerinde pek çok ilmî
çalışmalar yapılan, hakkında yüzlerce, binlerce eser yazılan,
yüzlerce rüya tâbirnamesi yayınlanan bir “gerçek”tir. Peki rüya
nedir? “Rüya gerçeği” ile ilgili bilmemiz gereken “temel gerçekler”
nelerdir? Bu hususlarda ilk söz Kur’an-ı Azimüşşânındır. Kur’an’da
rüya pek çok âyette geçmektedir. Şimdi bu âyet-i kerimelerdenh
bazılarına bakalım:
Kur’an-ı Kerim’de rüya
Rüya,
vahyin bir çeşidirir. Bilindiği üzere vahyin çeşitleri şunlardır:
1-
Sâdık rüya:
Vahiy
ilk altı ayda Peygamber Efendimize rüya
yoluyla bildirilmiştir. Allahu Teâla, dilediği bilgileri doğru bir
rüya ile Peygamberlerine
bildirmiştir.
Peygamberimize ilk vahy böyle başlamış, rüyada gördükleri gün gibi
meydana çıkmış,aynen gerçekleşmiştir.
2- İlham
Yoluyla Vahy:
Allah’ın, dilediği şeyleri vasıtasız olarak Peygamberlerin kalbine
koymasıdır.
3- Perde
Arkasından Kelâm:
Arada
bir vasıta olmadan ve söyleyeni görmeden Allah kelâmının
işitilmesidir.
4- Bir
Elçi (Melek) Vasıtasıyla Olan Vahy:
Cenab-ı
Hak, sözünü bir melek aracılığı ile Peygamberlerine
duyurmuştur.Allah’ın kelamını peygamberlere bildiren melek; bazan
kendi suretinde, bazan da bir insan şeklinde gelirdi. İnsan
suretinde geldiğinde, Peygamberin yanında bulunanlar da kendisini
görür, sesini işitirlerdi. Bazı zamanlarda da melek gelerek vahyi
peygamberlere bildirir, fakat kendisi görünmezdi. Kur’an-ı Kerim,
Peygamber Efendimize, vahyin bu dördüncü çeşidi olan melek
vasıtasıyla gönderilmiştir. Bu melek, meleklerin en büyüğünü olan
Hz.Cebrail Aleyhisselamdır.
Allahu
Azimüşşan, Peygamberliğinin ilk devresinde sadık rüyalar vasıtasıyla
sevgili Resûlünü büyük vazifeye hazırlamıştır. O rüyâların ertesi
sabah veya birkaç gün sonra aynan tahakkuk etmesi, Peygamberliğin
mühim delillerindendi.
Kur’an-ı Kerim, ya açık bir şekilde, ya da işârî mânalarla rüyaya
yer vermiştir. Rüya ile ilgili âyet-i kerimelerden bazılarına
bakalım:
Yunus
Suresinin 64. Âyet-i kerimesinde meâlen şöyle buyrulmaktadır: “Dünya
hayatında da, âhirette de onlar için müjde vardır. Allah’ın
sözlerinde asla değişiklik olmaz. En büyük kurtuluş işte budur.”
Peygamber Efendimiz,bu âyetteki “müjde”den muradın “Müslümanın
gördüğü sâdık rüya” olduğunu beyan buyurmuştur. (Tirmizi, Rüya: 3)
Yusuf Aleyhisselam’ın rüyası
Rüya,
Yusuf Aleyhisselam’ın hayatında mühim bir yer tutar. Onun kardeşleri
tarafından kuyuya atılmadan önce görmüş olduğu rüyanın tabiri yıllar
sonra aynen çıkmıştır. Cenab-ı Hakkın kendisine rüya tabirini
öğrenmeyi lutfettiği Hz.Yusuf Aleyhisselam, bu “rüya tabiri bilgisi”
vasıtasıyla Mısır Azizi olmuştur. Cenab-ı Hak, Peygamberinin o
makama gelmesinde rüyâyı bir vasıta kılmıştır. Kur’an-ı Kerim’de
Yusuf Suresinin birçok âyet-i kerimede bu maceralar ve rüyanın bu
maceradaki yeri anlatılmaktadır.
Hadis-i Şeriflerde rüya
Sevgili
Peygamberimiz (s.a.v.) sabah namazlarından sonra ashabına dönerek
rüya gören olup olmadığını sorar, anlatılan rüyaları tâbir
ederlerdi. Rüya görenyoksa kendi rüyasını anlatır ve tâbir
ederlerdi.
Peygamber Efendimizin rüya ile ilgili hadis-i şeriflerinden
bazılarına bakalım:
“Rüya nübüvvetin kırk altıda biridir. Salih kimse tarafından görülen
gizli rüya, peygamberliğin kırk altı parçasından bir parçadır.”
“En sâdık rüya, seherlerde görülen rüyadır.”
“En
doğru rüya gündüzleyin görülen rüyadır. Çünkü Allah bana vahyi
gündüz tahsis etmiştir.”
“Rüya
yorumlanacağı şekilde vaki olur.Bu tıpkı ayağını yerden kaldırıp da
ne zaman (onu tekrar) yere bırakacağını bekleyen bir adamın haline
benzer. Onun için, biriniz rüya gördüğü zaman onu ancak öğüt veren
bir adama yahut bir âlime anlatsın ve ona yorumlatsın.”
“Güzel rüya bir müjdedir. Onu Müslüman olan görür veya kendisine
gösterirler.”
“Rüya
üç kısımdır. Biri Allah’tan müjdedir. Biri nefsin konuşmasıdır. Biri
de şeytanın korkutmasıdır. Biriniz, hoşuna giden bir rüya görecek
olursa, dilerse onu anlatsın. Eğer hoşuna gitmeyen bir şey görürse
onu kimseye anlatmasın, kalkıp namaz kılsın.”
“İyi
rüya Allah’tandır. Kötü rüya şeytandandır. Bir kimse hoşlanmadığı
bir rüya görürse sol tarafına üç defa tükürsün ve şeytandan Allah’a
sığınsın. Böylece o rüya zarar vermez.”
“Salih
rüyaAllah’tan, kötü rüya şeytandandır. Biriniz hoşlanmadığı bir şey
görürse, uyanınca üç defa yere tükürsün! Sonra onun şerrinden
Allah’a sığınsın. Çünkü böyle yaparsa ona bir zarar vermez.”
“Sizden birisi sevdiği rüyayı görürse bilsin ki o allah tarafından
ikazdır... Rüyayı gören Allah’a hamd etsin ve başkasına da söylesin.
Sevmediği bir şeyi görünce de muhakak ki, bu rüya şeytandandır.
Rüyayı gören rüyanın şerrinden Allah’a sığınsın ve rüyasını kimseye
söylemesin, böylece o rüya sahibine zarar vermez.”
“Uykuda
yeşillik Cennet ve mutluluğa, süt fıtrata, gemi kurtuluşa, yük
taşıma hüzüne, kadın görme hayra, ip görme dinde sebata delâlet
eder. Ben bağlamaktan nefret ederim.”
“Görülmeyen âlemlerin” inkar edilemez delili
Rüya
hayatımızın bir parçasıdır, aynı zamanda da muammâsıdır. Bazan
gördüğümüz rüyanın tesirinden günlerce, hatta aylarca kurtulamayız.
Bazan rüyanın tesiri ile içimizi büyük bir huzur ve sevinç kaplar,
bazan da sanki görülen kâbus dolu rüyayı yaşıyormuşçasına
hüzünleniriz. Kısaca rüya hangi şekilde görülmüş olursa olsun,
hayatımızı etkiler.
Rüya
hayatımızın bir parçası olduğuna göre, o halde rüya hakkında
sağlıklı bilgiler edinmek mecburiyetindeyiz. Rüya nedir, rüya ile
amel edilir mi, rüyayı nasıl yorumlamalıyız ve kimlere
yorumlatmalıyız, görülen rüyanın nevine göre nasıl tavır
takınmalıyız, neler yapmalıyız, güzel rüya görmek ve dolayısiyle
hayatımızdan lezzet almak için nasıl hareket etmeliyiz?...Bu ve
benzeri pek çok soru hepimizin zihnini meşgul etmiştir. İşte bu
çalışmamızın bir bölümünde, sağlıklı kaynaklardan istifade ederek,
soruların cevaplarını vermeye çalıştık.
Dikkatlice ele alındığında, rüyanın “görülmeyen âlemlerin” inkar
edilmez bir delili olduğu görülecektir. Rüya, materyalizmi,
maddeciliği, şu görülen âlemden başka âlemlerin varlığını inkar
edilmesini reddetmektedir. Rüya, insanı, sadece yemek,içmek,
dokunmak gibi zahirî duygulardan ibaret görmek isteyen
maddeperestlerin yüzünde şaklayan bir şamar gibidir.
Rüyada
ruh, ten kafesinden kurtulmakta ve misal âleminde gezmekte, bir nevi
zamanın üzerine çıkmakta, geçmişteki hâdiseleri seyrettiği gibi,
gelecekteki hâdiseleri de seyretmektedir. Bunun sayısız delili
vardır. En canlı delili, meşhurların gördüğü ve tarihe malolmuş,
kaynak eserlerde yer almış rüyâlardır.
Meşhurların görmüş olduğu rüyâlara bakıldığında, rüyanın ehemmiyeti
daha iyi anlaşılmaktadır. Bu misaller, bizlere, görülen “sadık
rüyalara” rüya deyip geçmemek gerektiği dersini vermektedir. Kur’an-ı
Kerim’deki tâbiriyle, “Edğâsü ahlâm” cinsinden olan, yani “karışık
ve anlaşılmaz” olan rüyaların üzerinde durmaya bile değmez.
Ama gelecekten haber veren ve insanı îkaz eden rüyalar da yabana
atılmaya gelmez.
Hayat
boyu güzel rüyâ görmeniz, bir nevi rüya gibi olan şu dünya
hayatınızın ve rüyanın sona erdiği “gerçek hayatın” başladığı âhiret
hayatınızın saadetlerle dolu olması temennisiyle takdim ediyorum.
2
Sadık rüya haktır
Sadık rüyalar hiss-i kable’l vukuun fazla inkişaf etmiş halidir. Ehl-i
dalaletin ve ehl-i felsefenin yanlış bir şekilde
“sevk-i tabiî” dedikleri ve bazan da “altıncı his” diye tâbir edilen
bu his bütünüyle Allah’ın bir lütfudur.
Umre yapmak için Mekke’ye doğru yola çıkan Peygamber Efendimiz
(a.s.m.) ve ashabı, müşriklerin izin vermemesi üzerine Mekke’ye
girememiş ve orada Hudeybiye anlaşmasını imzalamışlardı. O
anlaşmadan önce Peygamber efendimiz, rüyasında bütün Mü’’inlerin
emniyet içerisinde Kâbe’ye girdiklerini görmüştü. Kur’an-ı Kerim bu
rüyayı şu şekilde nakletmektedir:
“And olsun ki Allah, Resulünün gördüğü rüyanın hak olduğunu tasdik
etti. İnşaallah hepiniz emniyet içinde ve saçlarınızı tıraş etmiş
veya kısaltmış olarak Mescid-i Harama gireceksiniz. Allah sizin
bilmediğinizi bilir; onun için, Mekke’nin fethinden önce size yakın
bir fetih daha ihsan etti.” (Fetih Sûresi/ 27)
Peygamberimizi rüyada görmek
Abdullah İbn-i Mesud’un (r.a) rivayetine göre Peygamberimiz şöyle
buyurmuştur:
“Kim beni rüyasında görürse, o kimse uyanık iken beni görür gibidir,
rüyası doğrudur. Çünkü şeytan bana benzer bir surete giremez.”
Hadis-i şerifte belirtildiği gibi şeytan Peygamber Efendimizin
suretine girememektedir. Hakeza evliyaların, asfiyaların suretine de
girememektedir. Ancak söz olarak taklit edebilmektedir. Bu bakımdan
rüyadaki sözleri şeriat-ı Garra-yı Muhammedî terazisiyle tartmak
lazımdır. Şeytan ses olarak evliyâ-yı i’zâma, yani büyük evliyalara
dahi musallat olabilmektedir. Bu hususta Abdülkadir Geylanî
hazretlerinin macerası meşhurdur. Şah-ı Geylani, bir dağ başına
çekilmiş riyazet yapmakta ve bütün vaktini ibadetle
değerlendirmektedir. Bir gün mağaranın önündeyken bir ses duyar.
Ses, “Ya Abdülkadir! Sen artık kemâle erdin. İbadet etmene lüzum
kalmadı!” demektedir. Bu sesi işiten Abdülkadir Geylânî bir anda
bütün Kur’an’ı hafızasından geçirmeye başlar. “Va’büd Rabbeke
hatte ye’tiyeke’l yagîn” (Ve gelmesi muhakkak olan ölüm sana
erişinceye kadar Rabbine kulluk et./ Hicr sûresi 99. Âyet) âyetine
gelince durur ve “Sen şeytansın, defol!” der. İşte bu bakımdan
uyanıkken olduğu gibi, rüyada iken de sözleri İslam dininin
terazisiyle tartmak lazımdır.
Hadis-i şeriflere bakmaya devam edelim. Sevgili Peygamberimiz
buyuruyor ki: “sizden hanginiz en doğru sözlü ise onun rüyası da
en doğrudur.”
“Rüyasına yalan katarak anlatan kimseye kıyamet gününde bir arpa
danesinin iki ucunu bir araya getirip düğüm yapması teklif edilir.
Bir kimse gözleri üzerine yalan söylerse, Cennet kokularını alamaz.
İftiranın en büyüğü, adamın kendi gözlerine yaptığı iftiradır ki,
‘Ben gördüm’ der, halbuki bir şey görmemiştir.”
“Yalandan en büyük yalan rüyasında görmediği şeyi iki gözüyle görmek
iddiasıdır.”
İftiranın en büyüğü, bir kimsenin babasından başkasına intisap
etmesi veya görmediği rüyayı demesi veya Hazret-i Muhammed’in
söylemediği sözü ona isnad etmesidir.”
Hz. Ömer (r.a.), bir gün Hz. Ali (r.a.) ile karşılaşır: “Ey Hasan’ın
babası! Adam rüya görür, bir kısmı tasdik olunur, bir kısmı
yalanlanır. Buna ne dersin.”
Hz. Ali, bu soruyu bir hadis-i şerif naklederek cevaplandırır:
“Evet, Resûlullah Efendimizden duydum, şöyle buyurdu: “Herhangi
bir erkek veya kadın uyumaya görsün, mutlaka uykuya dalınca ruhu
arşa doğru yükselir. Ruh henüz arşa varmadan uyanırsa bu rüya yalan
olur. Arşa ulaştıktan sonra uyanırsa bu rüya sadık rüya olur.”
Hadislerle verilen temel ölçüler
Bu hadis-i şerifler bizlere, rüya ile ilgili temel ölçüler
vermektedir. Bunları şu şekilde sıralayabiliriz:
.
Salih kimselerin gördüğü rüyalar mânalıdır. Mühim mesajler ihtiva
edebilmektedir. Bu bakımdan mühimdir.
.
Mü’minlerin görmüş olduğu güzel rüyalar Allah’ın bir lütfudur,
ihsanıdır. Bu rüyalar iyi kimselere söylenebilir.
.
İnsanı üzen, kötü rüyalar ise şeytandandır. Bu rüyalar hiç kimseye
söylenilmemelidir. Uyanınca, sol tarafa üç kere tükürülmeli ve
“E’ûzu billâhi mine’ş-şeytânirraciym” denilmelidir.
.
Seher vakti ve gündüzleyin görülen rüyalar sadık rüyalardır. Bu
rüyalar dikkate alınabilir.
.
Rüyaları, salih ve rüya tabirini bilen kimselere anlatıp
yorumlatmalıdır. Fâsık ve işin ehli olmayan kimselere kesinlekle
anlatılmamalı ve tâbir ettirilmemelidir. Zira rüyâ onların tâbir
ettiği şekilde çıkar ve neticede rüya gören kimse üzülür.
.
Rüyada görmediği şeyleri “gördüm” diye anlatmanın vebali ve
mesuliyeti çok büyüktür. Bu gibi kimseler âhirette hesap
vereceklerdir.
Rüya tâbiri ihtisas işidir
Rüya’da tâbir mühim bir yer tutar. Rüya tâbiri ayrı bir ihtisas
işidir. Başlıbaşına ilim dalıdır. Rüya tabircisinin; ilim ehli,
salih, akıllı, zeki, haramlardan kaçınan, Kur’an’ı ve hadisi halkın
dilindeki tabirleri iyi bilen bir kişi olması gerekir. Aksi takdirde
cahil ve fâsık kişilerin yaptığı yorumlar rüya gören kişiye zarar
verir. Zira hadis-i şerifte de belirtildiği üzere rüya ne şekilde
tabir edilirse o şekilde çıkar. Rüya tâbircisi, kendisine bir rüya
anlatıldığı zaman, rüyayı görene. “Gördüğün hayırdır. Hayra erişmeyi,
şerden kaçınmayı arzu ederiz. Hayır bizim, şer de düşmanlarımız
içindir. Hamd âlemlerin Rabbine mahsustur.” Dedikten sonra “rüyanı
anlat” der. Tâbirci, rüya sahiplerinin gizli hallerini, ayıp ve
utanılacak durumunu insanlara söylememeli, sır tutmasını bilmelidir.
İyi ile kötünün arasını iyice ayırmalıdır. Cevap vermekte acele
etmemeli; rüyanın kimin için olduğunu bilmeli, rüyayı görenin
cinsini ve ona layık olan şeyi tefrik etmediği müddetçe de tabir
etmemelidir. Tabirci, güneşin doğup ve battığı zamanla zeval
vaktinde rüyayı tâbir etmemelidir.
“Sütten bir deniz gördüm...”
Rüya tabirinin ne kadar mühim olduğuna dair bir misal nakledelim.
Bediüzzaman anlatıyor: “Bir zaman ehl-i kalb iki çoban varmış.
Kendileri ağaç kâsesine süt sağıp yanlarına bıraktılar. Kaval tâbir
ettikleri düdüklerini, o süt kâsesi üzerine uzatmışlardı. Birisi,
‘Uykum geldi’ deyip yatar. Uykuda bir zaman kalır. Ötekisi yatana
dikkat eder, bakar ki; sinek gibi bir şey, yatanın burnundan çıkıp,
süt kâsesine bakıyor. Ve sonra kaval içine girer, öbür ucundan çıkar,
gider. Bir gevenin altındaki deliğe girip kaybolur. Bir zaman sonra,
yine o şey döner, yine kavaldan geçer, yatanın burnuna girer; o da
uyanır.
Der ki: “Ey arkadaş! Acîb bir rüyâ gördüm.”
O da der: “Allah hayır etsin, nedir?”
Der ki: “Sütten bir deniz gördüm; üstünde acib bir köprü uzanmış. O
köprünün üstü kapalı, pencereli idi. Ben o köprüden geçtim. Bir
meşelik gördüm ki, başları hep sivri. Onun altında bir mağara gördüm,
içine girdim, altun dolu bir hazine gördüm. Acaba tâbiri nedir?”
Uyanık arkadaşı dedi: “Gördüğün süt denizi, şu ağaç çanaktır. O
köprü de, şu kavalımızdır. O başı sivri meşelik de şu gevendir. O
mağara da, şu küçük deliktir. İşte kazmayı getir, sana hazineyi de
göstereceğim.”
Kazmayı getirir. O gevenin altını kazdılar, ikisini de dünyada
mes’ud edecek altınları buldular.” (Mektûbat/ 83)
Temel eserlerde rüya
Kur’an ve hadis esas alınarak yazılmış olan temel eserlerde rüya
ile ilgili bizlere ışık tutacak yeterli bilgiler yer almaktadır. Bu
eserlerden biri olan Risale-i Nur’da (28.Mektub) Rüya ile ilgili
mühim tesbitler yer almaktadır. Bediüzzaman Hazretleri; “İn küntüm
li’r-rü’ya ta’bürûn” (Eğer rüyaları tâbir ediyorsanız... Yûsuf
Sûresi. 43), “Ve ce’alnâ nevmeküm sübaten” (Uykunuzu bir dinlenme
vasıtası kıldık. Nebe’ Suresi: 9), “Adğâsü ahlâmin” (Karışık ve
anlaşılmaz. Yûsuf suresi. 44) âyetleri başta olmak üzere Kur’an’da
geçen rüya ile ilgili âyet-i kerimeleri tefsir ederken mealen şu
tesbitlerde bulunmaktadır:
Âyet-i kerimeler, rüyada ve uykuda perdeli olarak mühim hakikatlerin
var olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte İslâm âlimleri rüya
ile amel edilmesine taraftar değillerdir. Çünkü, görülen rüya hayır
iken, bazan hakikatin aksi suretinde görüldüğü için şer telakki
edilmekte, dolayısiyle ye’se, yani ümitsizliğe düşürmekte, kuvve-i
mâneviyyeyi kırmakta, morali bozmaktadır. Çok rüyalar var ki,
görünüşü dehşetli, zararlı, çirkin iken, tâbiri ve mânası çok güzel
olmaktadır. Herkes rüyanın bu dış görünüşüyle mânasının hakikatı
arasındaki münasebeti bulamadığı için, lüzumsuz telaş etmekte,
üzülmekte ve ümitsizliğe düşmektedir.
. Hadis-i şerifte, sadık rüyanın peygamberliğin kırk cüz’ünden bir
cüz’ü olduğu beyan buyrulmuştur. Demek ki sâdık rüya haktır.
Rüyalar üç çeşittir
1- Hastalanan şahıs, rüyasında bu rahatsızlığının tesirinden
kurtulamaz, karmakarışık ve kâbus dolu rüyalar görebilir.
2- Şahsın daha önceleri veya o gün başından geçen sıkıntılı
hâdiseler rüyasında şekillenir.
İşte bu iki çeşit rüya, Kur’an’da, “Edğâsü ahlâmin” (karışık ve
anlaşılmaz) diye tâbir edilen rüyalardır. Bu iki çeşit rüya tâbire
değmez. Üzerinde durulmamalı, ehemmiyet verilmemelidir. Hadis-i
şeriflerde geçtiği üzere, bu rüyalar hiç kimseye anlatılmamalı ve
sol tarafa üç defa tükürülerek, şeytanın şerrinden Allah’a
sığınılmalıdır.
3- Sadık rüyalardır. Bu nevi rüyalar hiss-i kable’l vukuun fazla
inkişaf etmiş halidir. Ehl-i dalaletin ve ehl-i felsefenin yanlış
bir şekilde “sevk-i tabiî” dedikleri ve bazan da “altıncı his” diye
tâbir edilen bu his bütünüyle Allah’ın bir lütfudur.
Bediüzzaman, bazan aynen çıkan, bazan tâbir edilmek suretiyle
gelecekteki hâdiselere mühim işaretlerde bulunan bu sâdık rüyalar
için şöyle demektedir:
“Üçüncü kısım ki, ‘rüyâ-i sâdıka’dır. (doğru rüyadır)O, doğrudan
doğruya mâhiyet-i insaniyedeki (insanın mahiyetindeki) latîfe-i
Rabbaniye (Cenab-ı hakkın vermiş olduğu duygular, hisler), âlem-i
şehadetle (şu görünen âlemle) bağlanan ve o âlemde dolaşan
duyguların kapanmasıyla ve durmasıyla, âlem-i gayba karşı (gayb
âlemine, gözle görünmeyen âleme) karşı bir münasebet bulur, bir
menfez (pencere) açar, o menfez ile, vukua gelmeye hazırlanan
hâdiselere bakar ve Levh-i mahfuzun cilveleri ve mektûbat-ı
kaderiyenin nümûneleri nevinden birisine rast gelir, bâzı vâkıât-ı
hakîkiyeyi görür (bazı gerçek hadiseleri
görür) ve o vakıâtta, bazan hayal tasarruf eder, sûret libasları
giydirir. Bu kısmın çok envâı ve tabakataı (çeşitleri ve dereceleri)
var: bâzı aynen görüldüğü gibi çıkar, bazan bir ince perde altında
çıkıyor, bazan kalınca bir perde ile sarılıyor.
“Hadis-i şerifte gelmiş ki, Resûl-i Ekrem Aleyhissâlatü vesselâmın
bidâyet-i vahiyde gördüğü rüyalar, subhun inkişafı gibi zâhir, açık,
doğru çıkıyordu.”
(Mektûbat/332)
3
Mevsim ve vaktin önemi
Sadık rüyalarda, yani “adğâsu ahlam” cinsinden olmayan ve tâbire
değer rüyalarda ne görüldüğü, ne vakit görüldüğü, hangi mevsimde
görüldüğü ve rüyayı görenin kimliği mühim yer tutar. Tâbirci rüyayı
ona göre yorumlar.
Evliya, yani Allah’a yakın mübarek kimseler, çoğu defa gelecekte
olacak hadiseleri rüyalarında görmektedir. Rüyalarında gördükleri,
ya ertesi sabah, ya da bir müddet sonra çıkmakta, rüyadaki
işaretlere göre tavır almaktadırlar. Bu rüyalar, kader-i İlâhinin
her şeyi kuşattığının delilleridir.
Mü’minler de bu şekilde sâdık rüyalar görebilmekte ve bir sinema
gibi istikbalin hâdiselerini ve Cenneti seyredebilmektedirler.
Bediüzzaman bu hususta şöyle demektedir:
“...İşte umum avâm için dahi bir nevî velâyete mazhariyet var ki,
rüyâ-i sâdıkada, evliyâ gibi, gaybî ve istikbâlî
(bilinmeyen ve geleceğe ait olan) olan şeyleri görüyorlar. Evet,
uyku nasıl ki avâm için rüyâ-i sâdıka cihetinde bir mertebe-i
velâyet hükmündedir; öyle de, umum için, gayet güzel ve muhteşem bir
sinema-i Rabbaniyenin seygangâhıdır(Rabbânî bir sinemanın seyir
yeridir). Fakat, güzel ahlaklı, güzel düşünür; güzel düşünen,
güzel levhaları görür. Fenâ ahlaklı, fenâ düşündüğünden, fenâ
levhaları görür. Hem, herkes için, âlem-i şehadet içinde, âlem-i
gayba bakan bir penceredir. Hem, mukayyed ve fânî insanlar için,
sahâ-i ıtlak bir meydan ve bir nevi bekaya mazhar ve mâzi ve
müstakbel, hâl hükmünde bir temâşâgâhtır. (Rüya herkes için şu
içinde yaşadığımız ve görülen âlemden, gözle görülmeyen âleme bakan
bir penceredir. Fani insanlar için, geçmiş ve gelecek zamanların da
şimdiki zaman gibi seyredildiği boş bir meydan gibidir.)
Hem, tekâlif-i hayatiye altında ezilen (ağır hayat şartları
altında ezilen) ve meşakkat çeken zîruhların istirahatgâhıdır.
İşte bu sırlar içindir ki, Kur’an-ı hakim, ‘Ve ce’alna nevmeküm
sübâten’ nevindeki âyetlerle, hakîkat-i nevmiyeyi (uykudaki
gerçekleri) ehemmiyetle ders veriyor.” (a.g.e./ 333)
Mevsimler, vakit, saat mühim
Sadık rüyalarda, yani “adğâsu ahlam” cinsinden olmayan ve tâbire
değer rüyalarda ne görüldüğü, ne vakit görüldüğü, hangi mevsimde
görüldüğü ve rüyayı görenin kimliği mühim yer tutar.
Tâbirci rüyayı ona göre yorumlar. Buna dair bir misal verelim:
Bir zat Hz.Ebû Bekir’e (r.a.) gelerek; “Dün gece rüyamda bana yetmiş
ağaç yaprağı verildiğini gördüm.Bunun tâbiri nedir?” dedi. Hz.Ebû
Bekir şu cevabı verdi: “Sana yetmiş değnek vurulacak.”
Gerçekten de adam, bir hafta sonra işlediği bir suçun cezası olarak
yetmiş sopa yedi. Aradan bir sene geçti. Aynı adam yine rüyasında
birisinden yetmiş ağaç yaprağı aldığını gördü. Hz.Ebû Bekir’in
huzuruna çıkarak rüyasını anlattı: Hz. Ebû Bekir; “Bu sefer, eline
yetmiş bin dirhem (akçe) geçecek...” dedi. Aynı rüyanın farklı
zamanlarda farklı şekilde tabir edilmesi adamı şaşırtmıştı. Şöyle
dedi:
“Geçen sene aynı rüyayı görmüştüm, bana yetmiş sopa yiyeceğimi
söylediniz; bugün ise başka türlü rüyayı tabir ediyor ve elime
külliyetli bir para geçeceğini söylüyorsunuz. Neden?”
Tarihteki meşhur tâbircilerden biri olan Hz. Ebû Bekir şu açıklamada
bulundu: “Geçen sene bu rüyayı gördüğün zaman mevsim sonbahardı.
Ağaç yapraklarının dökülme zamanı idi. Bugün ise ilkbahardır,
ağaçların yeşillendiği zamandır.”
Birkaç gün sonra rüya sahibinin eline hiç ummadığı bir yerden yetmiş
bin akçe geçti.
Bu misallerde görüldüğü üzere, sadık rüyalar insanın hayatında mühim
yer tutan gelişmelerin ip uçlarını taşımaktadır. Bazan da bir rüya
kıyamete kadar devam edecek hayırlı bir işin habercisi
olabilmektedir. Zemzem kuyusunun bulunuşu ve Ezan-ı Muhammedinin
okunma şekliyle ilgili görülen rüyalar gibi. Şimdi bu iki hadisenin
nasıl rüya ile gerçekleştiğine bakalım:
Zemzem’in bulunuşu
Zemzem, Hz. Hacer validemiz ile oğlu Hz.İsmail’e, dolayısiyle o
andansonra kıyamete kadar gelecek bütün Müslümanlara Allahu Teâlanın
bir lutfu ve ihsanı idi. Hz.Hacer ve oğlunun mekke’ye gelişinden ve
zemzem’in ortaya çıkışından sonra oraya gelip yerleşen Cürhüm
kabilesi asırlar boyunca Mekke’de kalmış ve orayı şenlendirmiş,
Kâbe’ye ve Zemzem kuyusuna sahip çıkmış, gözleri gibi korumuşlardı.
Cürhümlüler düşman saldırısına uğrayınca Mekke’den ayrılmak zorunda
kalmışlardı. Şehri terketmeden önce değerlieşyalarını Zemzem
kuyusuna doldurmuş, sonra da bu kuyuyu farkedilmeyecek şekilde
kapatmışlar ve dümdüz etmişlerdi. Bu şekilde Zemzem kuyusunun yeri
yıllarca bulunamadı. Varlığıbiliniyor, ama nerede olduğunu kimse
bilmiyordu.
Bir gece Peygamber Efendimizin dedesi Abdülmuttalib bir rüya gördü.
Rüyada kendisine Zemzem kuyusunun yeri gösteriliyordu. Heyecan
içerisinde uyanan Abdülmuttalib ,yanına oğlu Hâris’i aldı ve rüyada
gösterilen yeri kazmaya başladı. Derken kuyunun yerini buldu.
Kuyudan kılıçlar, zırhlar, altından yapılma geyik heykelleri gibi
değerli eşyalar çıktı. Bunları çıkardıktan sonra kuyuyu güzelce
temizledi ve suyu içilecek hale getirdi.
Ölülerin mesajları
Bu dünya ile Berzah âlemi arasında incecik perde vardır. Kalb ehli
olanlar o engeli de aşmakta ve ölenlerle tıpkı bu dünyada
olduğu gibi görüşebilmektedir. Bazan Berzah âlemine göç etmiş olan
ölüler, rüya vasıtasıyla durumlarını dünyadakilere haber
vermektedirler. Buna dair sayısız misaller verilebilir. Herkes kendi
çevresinde duyup işitmiştir. Bununla ilgili salih bir zat olan
değerli bir tanıdığımın anlattığı iki misali nakletmek istiyorum.
Şunları anlatmıştı:
“Bir ahbabımız vardı, hayattayken kendisiyle yakından ilgilenir ve
bazı ihtiyaçlarını karşılardım. Bu zat vefat ettikten sonra her gün
Yasin-i Şerif okur ruhuna bağışlardım. Bir gün yasin okumayı
unutmuşum, yattım. Rüyada o zatı gördüm, bana şöyle diyordu: ‘Yeğen,
Allah rızası için kalk, Yasin oku, görmüyor musun beni burada
perişan ettiler. Yasin okuyunca rahatlıyorum. Ne olur Yasin oku!”
hemen kalktım, abdest aldım Yasin okudum.
“Bizim memlekette salih bir zat vardı. Bu zat vefat ettikten sonra,
onunla hayatta görüşmemiş iki kişi rüyalarında o zatı görmüşlerdi.
İkisinin gördüğü rüya da aynıydı. Rüyalarında o zata, “kabirde
durumun,vaziyetin nasıldır, memnun musun?” diye sorunca o zat şu
cevabı vermiş:
“Benim durumun çok iyi. Çok memnunum. Yalnız bir şikayetim var.
Gözlerim görmüyor. Sebebi de ben hayattayken arada sırada televizyon
seyrederdim. İşte ondan dolayı şimdi kabirde gözlerim görmüyor.”
Bunun gibi nice vefat eden kişiler, yakınlarının rüyasında
gözükerek onlara mesajlar vermiş, borçlarının ödenmesini veya
kendisinde bulunan emanetlerin sahiplerine verilmesini
söylemişlerdir.
Bütün bunlar, hayatın yalnız bu dünya hayatından ibaret olmadığını,
öldükten sonra hayatın devam ettiğini göstermektedir.
Zaten bu dünyanın kendisi de bir rüya gibidir. İnsan öldüğünde bu
rüyadan uyanacaktır.
Asıl hayat olan “”Âhiret hayatı”nda mesut ve bahtiyar olmanın yolu,
bu dünyada iken hayatı veren zatın, yani Cenab-ı Hakkın rızasına
uygun yaşamaktır. Bunun yolu da Allah’ın en sevgili kulu
Resululah’ın sünnetine tabi olmaktır. Bu şekilde hareket edenler,
hem Cennet gibi bir nimete kavuşacak, hem de bu dünyada mesut
olacaklardır. Bu gibi zatlar, devamlı güzel rüya görecek, böylelikle
hayatlarından lezzet alacaklardır.
Ezan-ı Muhamedî’nin okunuşu
Hicretten sonra Medine’de mescid inşa edilmiş, beş vakit namaz bu
mübarek mescidde kılınmaya başlanmıştı. O sırada herkesin zihnini
meşgul eden husus şuydu: namaz vaktinin duyurulması, insanların
namaza dâvet edilmesi...Herkes Peygamber Efendimizin huzurunda
görüşünü dile getiriyordu:
O günlerde, Abdullah bin Zeyd (r.a.) bir rüya gördü. Rüya şöyleydi:
İki kişi gökten inip abdest almış, biri ezan okumuş ve kamet
getirmiş, diğeri de imam olmuş, böylece namaz kılmış, daha sonra
tekrar göğe yükselmişlerdi.
Abdullah bin Zeyd ertesi sabah Peygamber Efendimizin huzuruna koşmuş
ve gördüğü rüyayı anlatmıştı. O sırada gelen Hz.Ömer de bir rüya
gördüğünü söyledi ve rüyasını anlattı. Gördüğü rüya, Hz.Abdullah bin
Zeyd’in rüyasının aynısı idi. Ashabtan birkaç kişi daha aynı rüyayı
görmüştü. Böylece Müslümanları mescide davet edecek ezanın şekli
belirlenmiş oldu.
Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu: “O ezan okuyan kardeşim
Cebrail’dir. Ezanı öğretti. Diğeri de Mikail’dir, imam olup namaz
kıldılar.” Mühim bir şeâir-i İslamiye işte bu şekilde rüya ile
ortaya çıkmıştır.
“Güzel düşünen, güzel rüya görür”
Bediüzzaman rüya ile ilgili mühim bir hususa işaret etmektedir.
Güzel rüya görmek için güzel düşünmek gerekir. “Güzel gören, güzel
düşünür. Güzel düşünen güzel rüya görür. Güzel rüya gören hayatından
lezzet alır.” Vecizesi bu gerçeğe işaret etmektedir. Güzel ahlaklı,
güzel huylu, takva sahibi kimseler güzel rüya görmekte, dolayısiyle
hayatlarından lezzet almaktadırlar. Ruhun inkişafı çok mühimdir.
Âlem-i misalde gezecek olan ruhtur.
Ruhun inkişafı ise riyazetle ve takva ile olur. Yani nefis
şımartılmazsa, aşırı yedirilip içirilmezse, haramlardan uzaklaşması
ve ibadete yönelmesi sağlanırsa, ruh da gelişir, uykuda iken güzel
yerlerde dolaşır ve böylelikle güzel rüya görülmüş olunur.
4
Büyük imtihan
Hz. İbrahim, bir çocuğunun olmasını, onu Allah’ın emirleri
istikametinde yetiştirmeyi ve vefatından sonra evlatlarının da
Allah’ın dinine hizmet etmesini çok istiyordu. Bu bakımdan sık sık,
“Ey yüce Rabbim! Bana salih bir evlad ihsan buyur” diye dua
ediyordu.
Tek başına bir ümmet olan, devrin süper gücü olan bir devletin
başındaki Nemrut’a ve onun ordularına zerre kadar ehemmiyet vermeyen
ve her an “Hasbunallah ve ni’me’l vekiyl” diyerek Allah’a sığınan ve
güvenen, bundan dolayıdir ki “Halilullah” (Allah’ın dostu) diye
yâdedilen Hz.İbrahim Aleyhisselam yaşlanmıştı. Bir çocuğu olmamıştı.
Bir çocuğunun olmasını, onu Allah’ın emirleri istikametinde
yetiştirmeyi ve vefatından sonra evlatlarının da Allah’ın dinine
hizmet etmesini çok istiyordu. Bu bakımdan sık sık,”Ey yüce Rabbim!
Bana salih bir evlad ihsan buyur” diye dua ediyordu.
Cenab-ı Hak onun duasını kabul etti ve salih bir evlad sahibi
olacağını müjdeledi. İbrahim Aleyhisselam çok sevinmişti.
Vakti zamanı gelince Hz. Hacer validemizin nur topu gibi bir evladı
dünyaya geldi. İsmini İsmail koydular.
Anne yüreği...
Hz. İsmail henüz bebekken, Hz.İbrahim yavrusunu ve hanımı Hz.
Hacer’i Allah’ın emri üzerine alıp Mekke’ye getirdi. O vakit orada
şehir yoktu. Hatta bir tek ev, bir tek insan bile yoktu. Ama
yeryüzünde yapılan ilk bina olan Kâbe oradaydı. Hz. Âdem
Aleyhisselam zamanında inşa edilmiş olan Kâbe, Nuh tufanı esnasında
yıkılmış, yeri belirsiz hale gelmişti.
İbrahim Aleyhisselam hanımı ile çocuğunun yanında bir miktar yiyecek
ve su bırakmış ve tebliğle mükellef olduğu beldeye dönmüştü. Bir
müddet sonra Mekke’yi şenlendirecek olan bu mübarek misafirlerin
suları bitti. Hz. İsmail ağlamaya başladı. Anne yüreği buna nasıl
dayansındı. Hz. Hacer validemiz su bulmak ümidiyle Safa tepesine
çıktı. Aşağılara baktı, sağa, solabaktı, bir şey göremeyince Merve
tepesine yöneldi. Oraya çıkınca yavrusunu merak ederek koşarak
tekrar Safa tepesine çıktı ve oradan yavrusunun olduğu yere baktı.
Bu şekilde Safa’dan Merve’ye dört defa gitti. Merve’den Safa’ya üç
defa geldi. İşte Hacıların yaptığı sa’y, Hz. Hacer validemizden
kalma sünnettir. O mübarek sîmanın suyu arayışını sembolize
etmektedir.
Hacer validemiz bir ara oğlunun sesinin kesilmesi üzerine endişeye
kapıldı. Koşarak oğlunun yanına geldi. Bir de ne görsün, Hz.
İsmail’in topuğunu vurduğu yerden bir pınar fışkırmıyor mu? Suyu
görünce avuçlamaya ve kendi lisanında “zem zem” (dur! dur!) demeye
başladı. İşte böylece mübarek bir su olan Zemzem ortaya çıkmış oldu.
Hz. İbrahim’i uyandıran rüya
Zemzem’in ortaya çıkışından kısa bir müddet sonra, Yemen
taraflarından Cürhümlüler gelip oraya yerleşti. Kısa zamanda Mekke
şehri ortaya çıktı. Hz. İbrahim zaman zaman gelip hanımı ile
çocuğunun durumunu kontrol ediyor, ihtiyaçlarını karşılayıp tekrar
vazife mahalline dönüyordu. Bu şekilde yıllar yılı kovalamış, Hz.
İsmail babasına yardım edecek hale gelmişti. Hz.İsmail göreni hayran
bıraktıran tatlı, sevimli bir çocuktu. Hz. İbrahim bir gece bir rüya
gördü. Rüyasında bir zat kendisine şöyle sesleniyordu:
“Allahu Teâla sana, oğlunu kurban etmeni emrediyor”
Hz. İbrahim heyecanla uyanmıştı. Rüyanın Rahmanî mi, yoksa şeytanî
mi olduğu hususunda tereddüde düşmüştü. İkinci ve üçüncü gece de
aynı rüyayı görünce artık tereddüdü kalmadı. Rüya Rahmânî idi. Allah
emretmişti. Sevdiği yavrusunu kurban edecekti. Rüyasını oğluna
söyledi. Hz. İsmail hiç tereddüt etmeden şöyle dedi:
“Babacığım! Sana ne emrediliyorsa yap. İnşaallah beni sabredenlerden
bulacaksın.”
Saffat sûresinin 102. Âyetinde bu diyalog şu şekilde
nakledilmektedir.(Meâlen):
“Oğlu İsmail kendisiyle beraber iş yapacak yaşa gelince İbrahim ona
dedi ki: ‘Oğlum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi gördüm. Sen buna
ne dersin?’ İsmail ‘Babacığım,” dedi. “Sen emrolunduğun şeyi yap.
İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.”
Saffat suresinin 106. Âyetinde de geçtiği üzere bu bir imtihandı.
Kıyamete kadar gelecek bütün insanlara Allah’a teslim olma, Allah’ın
emirlerine kayıtsız şartsız itaat etme dersi verilmekteydi. Hz.
İbrahim ve ailesi, Allah’a itaatin sembolü olacaklardı.
Ve şeytan musallat oluyor
Hz. Hacer validemiz de Allah’ın emrini öğrenince “Baş göz üstüne!”
demiş ve emre teslim olmuşlardı. Hz. İbrahim başta, Hz. Hacer
validemiz arkada, Hz. İsmail daha arkada yürürlerken şeytan sırayla
üçüne de vesvese vermek istedi. Hz. İbrahim’e gördüğü rüyanın
rahmânî olmadığını, ciğerparesine nasıl kıyıp da kesebileceğini, bu
işten vazgeçmesi gerektiğini söyledi. Hz. İbrahim de “defol!”
diyerek şeytanı kovdu ve arkasından taşlar attı.
Şeytan kaçtı ama sonra tekrar dönüp gelerek bu defa da Hz.
Hacer validemize vesvese vermeye çalıştı. O da kovdu ve arkasından
taşlar attı. Şeytan vazgeçmedi, tekrar dönüp geldi ve bu defa Hz.
İsmail’e vesvese vermeye çalıştı. Hz.İsmail de şeytanı kovdu ve
arkasından taşlar attı. İşte hacıların Kurban Bayramı günlerinde
şeytan taşlaması bu hadiseyi canlandırmaktadır. Camarat mahalli ve
büyük, orta ve küçük şeytan diye bilinen yerler tam da bu hadisenin
cereyan ettiği mekanlardır.
Kıbrıs Harekatı’nın manevi orduları
Rüya ile ruh arasında sıkı irtibat vardır. Rüyada, âlem âyine gibi,
ruh ise güneş gibi olmakta, ruh ruhaniyet kesbetmektedir. Ceset, ruh
için bir kafes, bir hapishane gibidir. Ceset olmasa ruh âlemi bir
saniyede gezebilir. Ceset hafifleşirse ruh âlemi gezer.
Resulullah’ın ruhu gibi.
Kılıç kınında iken mi keser, yoksa kınından çıktıktan sonra mı?
Elbette kınından çıktıktan sonra. İşte Evliyaullah’ın ruhları da
böyledir. Ceset “kınından” çıktıktan sonra daha da keskin hale
gelmekte, tasarrufları ziyadeleşmektedir. Buna dair pek çok misal
verilebilir. 1974 yılında Ordumuzun Kıbrıs’ta Rumlara karşı verdiği
şanlı mücadelede evliyaların imdada gelişine dair pek çok hadise
vukubulmuştur. Beşparmak Dağları’nın zirvesindeki tank da buna canlı
bir delildir. Rumların Kıbrıs’taki Müslüman nüfusu bütünüyle
yoketmeye yönelik planlarını akim bırakan kahraman Mehmedçik o
harekât esnasında, daha önce Kıbrıs’ı kanlarıyla sulamış olan
kahraman ecdâdının alenî desteğini görmüştü. O mübarek şehidler,
ruhlar âleminden, Allahu Azimüşşan’ın izin vermesiyle dünya semasına
inmiş ve kahraman askerlerimizle omuz omuza mücadele vermiştir.
KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş bu mühim hâdiseye dair bir
hatırasını şu şekilde nakletmektedir:
“20 Temmuz (1974) güneşi doğmak üzereyken donanmamız sahile çıkmış,
gökten paraşüt yağıyor. Halkımız gözyaşları içerisinde toprağı
öpüyor. ‘Artık ölsek de gam yemeyiz. Çünkü ordumuz geldi’
diyorlardı. Paraşütçülerin düştüğü yerler ateşle kaynıyordu. Bir
paraşütçü subayına sarılıp öptüm ve şunu sordum:
“’Bu dünya cehennemine düştün, korkmadın mı?’
“Şu cevabı verdi:
“Denktaş Bey, ben üniversite öğrencisiyim. Hurafeye hiç inanmam.
Uçaktan atladığım anda, beyaz elbiseli, yalın kılıç 1571 şehitleri
(Kıbrıs’ın fâtihleri) bizi karşılayıp indirdiler ve korku nedir
hissetmedim.’
“İşte bizim hürriyetimiz bu askerin söylediği imandadır. Şehitler
ölmez.” (Yörünge, 8-15 Mart 1992)
Ruh penceresinden alemleri seyir
Ruh, hakki Tevhide yaklaşmakla güçleşmektedir. Bütün güzellikleri
Allah’a, bütün kusurları ve çirkinlikleri eneye ve tabiata veren
Mü’minin ruhu git gide güçleşmektedir. Mesela, “Görme sıfatı benim
değil. Bu bir ölçüdür. Görme, doğrudan doğruya Allah’ın ‘Basîr’
isminden gelen bir hal.” Diye ve gördüğü her an, o görmeyi verenin
Allah olduğunu hatırlayan bir Mü’minin ruhu inkişaf etmektedir.
Esma-i İlâhiyeye vere vere ruh güçleşir, inkişaf eder. Kâinattaki
sesleri, zikirleri işitir. Görmesi inkişaf eder. Ceset zayıflaştıkça
ruh inkişaf eder. Ruh cesede galebe çalar. Uzak mesafeleri görür,
işitir. Peygamberlerin ve derecelerine göre evliyaların ruhları bu
şekilde inkişaf etmiş ruhtur. Dolayısiyle onların görmüş olduğu
rüyalar da son derece nettir, berraktır. Onlar rüyalarında misal
âlemini müşahede etmekte, gelecekteki hâdiseleri aynen
seyretmektedirler. Onların tarihe mal olmuş, sağlam kaynaklara
kaydolmuş rüyaları, aynı zamanda bu içerisinde yaşadığımız her
tarafı sınırlı “âlemden” başka âlemlerin varlığına, Berzah âlemine,
ölümün olmadığı âhiret âlemine de delildir. İşte bu bakımdan çok
mühimdir. Meşhurların gördüğü rüyaları naklederken, gözünü yalnızca
bu dünyaya dikmiş olanlara “Allah basiret versin, hidayet versin”
diyoruz. Bu rüyalara, kendilerinin görmüş oldukları rüyalara ne
diyecekler, bunları nasıl yorumlayacaklar? Bunları okuduktan sonra,
Sultanlar Sultanı olan Rabbimizin insanı nasıl cihazlarla
donattığını, ruh penceresinden başka âlemleri de seyrettirdiğini
görüp “Âmentü Billahi ve Bi’l yevmi’l âhireti”, yani “Allah’a ve
Âhiret gününe iman ettim” diyeceklerini ümid ve temenni ederiz.
Hz. İsmail’in ibretlik tavrı
Hz. İbrahim, Rabbinin emrine ittiba ederek oğlu İsmail’i kesmek için
attığı bütün bıçak darbeleri boşa çıkıyordu. Yani bıçak kesmiyordu.
Bütün mevcudat, bütün cisimler, bütün elementler gibi bıçak ta
memuru İlâhî idi. Allah murad etmeyince kesmezdi. Zaten bütün bu
olup bitenler bir imtihandı. Allah’ın dostları, sadık rüya ile
başlayan çetin bir imtihanı kazanmış, kıyamete kadar gelecek
insanlara güzel bir örnek olmuşlardı. Cenab-ı Hak, Hz. İbrahim’in
yerine büyük bir kurbanlık koç göndermişti. Saffat suresinde
imtihanın bu son kısmı şu şekilde haber verilmektedir:
“İkisi de Allah’ın emrine uydular. İbrahim, kurban etmek üzere
oğlunu yere yatırdı.
“O sırada biz nidâ ettik: ‘Ey İbrahim!
“’Sen rüyanda emrolunana uydun. İyilik yapan ve iyi kullukta
bulunanları işte Biz böyle mükafatlandırırız.’
“Muhakkak bu apaçık bir imtihandı.
“Ona, oğlu yerine büyük bir kurbanlık koç gönderdik.
“Daha sonra gelenler arasında ona güzel bir nam nasip ettik.
“İbrahim’e selam olsun.
“İyilik yapan ve iyi kullukta bulunanları işte Biz böyle
mükafatlandırırız.” (Saffat sûresi / 103-110)
5
Peygamberimizin rüyaları
Peygamber Efendimiz hayatının vahiyden sonraki kısmında da pek çok
rüya görmüş, bu rüyalarını da ashaba nakletmiştir. Efendimiz bu
rüyaları bazan bizzat kendisi tâbir eder, bazan da meşhur
tabircilerin ilk sırasında yer alan Hz. Ebu Bekir’e anlatır ve tabir
etmesini isterdi.
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Hıra mağarasında “İkra!” (Oku!) emri
ile vahye ilk muhatab oluşundan sonra, yaklaşık altı ay boyunca
görmüş olduğu her rüya aynen çıkmaya başlamıştı. Allahu Azimüşşan,
bu nevi rüyalarla Habib-i Ekrem’i dünyanın en mühim vazifesine
hazırlamaktaydı.
Hz. Aişe validemiz o devrede görülen rüyalar için şöyle demektedir:
“Resulullah (s.a.v.)’de vahyin başlangıcı salih rüya olup, herhangi
bir rüya gördüklerinde sabah aydınlığı gibi aynen zuhur ederdi.”
Peygamber Efendimiz hayatının sonraki kısmında da pek çok rüya
görmüş, bu rüyalarını da ashaba nakletmiştir. Efendimiz (a.s.m.) bu
rüyaları bazan bizzat kendisi tâbir eder, bazan da meşhur
tabircilerin ilk sırasında yer alan Hz.Ebu Bekir’e anlatır ve tabir
etmesini isterdi.
Resul-i Ekrem’in görüp te Ebu Bekir’in tabir etmiş olduğu rüyalardan
bazılarına bakalım:
Rüyada merdiven çıkılması
Peygamber Efendimiz, Ebu Bekir Hazretlerine hitaben şöyle
buyurmuştur:
“Ya Ebu Bekir, öyle bir rüya gördüm ki, güya ikimiz bir merdivenden
çıkıyormuşuz, ancak ben seni iki basamak geçmişim.”
Hz. Ebu Bekir bu rüyayı şu şekilde tâbir etmişti:
“ Ya Resulallah, Allah sizin ruhunuzu alıp rahmetine kavuşturduktan
sonra ben iki buçuk sene daha yaşarım.”
Siyah koyun- beyaz koyun
Efendimizin naklettiği bir başka rüyası:
“Ya Ebu Bekir! Rüyamda gördüm ki, siyah bir koyun bana tâbi olup
arkam sıra ve o siyah koyuna da beyaz bir koyun tâbi olup onun
arkası sıra geliyordu.”
Hz. Ebu Bekir bu rüyayı da şu şekilde tabir etmiştir:
“Ya Resulallah size ilk önce Araplar ittiba, Araba da Arap
olmayanlar ittiba ederler.”
İdarecileri haber verdi
Efendimiz bir başka rüyasını şu şekilde nakletmiştir:
“Rüyamda bir meydana toplanmış büyük bir kalabalık gördüm. Ebu
Bekir, onlara su vermek için ayağa kalktı ve oradaki kuyudan
güçlükle iki kova su çekebildi. Sonra Ömer kovayı Ebu Bekir’in
elinden aldı. Kova Ömer’in elinde büyüdükçe büyüdü.”
Peygamberimiz bu rüyayı yorumlamasını isteyince Hz. Ebu Bekir şu
şekilde yorumladı:
“Ya Resûlüllah! Sizden sonra İslamın idaresi bana, benden sonra da
Ömer’e geçecektir.”
Efendimiz de bu tabiri tasdik etti ve bu tabir de Hz. Ebu
Bekir’in diğer tabirleri gibi aynen gerçekleşti.
Taif muhasarası esnasında Peygamber Efendimiz şöyle bir rüya
görmüştü:
Müslümanların getirmiş olduğu bir tabak kaymak bir horoz tarafından
gagalanmış ve çanak delinerek kaymak yere dökülmüştü. Hz. Ebu Bekir
bu rüyayı şu şekilde tabir etti:
“Göreceksiniz ki, bu kuşatma ile Taif’i alamayacağız”
Peygamber Efendimiz de muhasarayı kaldırttı.
Savaşın safhalarını haber veriyor
Peygamber efendimiz Uhud savaşı öncesinde şöyle bir rüya görmüştü:
“Hayırdır inşaallah. Bir öküz kesiliyordu. Kılıcımın ucu kırılmıştı.
Ellerimi sağlam bir zırh içine sokmuştum.”
Bu rüyayı bizzat kendileri şu şekilde tabir etmişlerdi:
“Kesilen öküz öldürülecek bazı insanlara işarettir. Kılıcımın ucunun
kırılması, Ehl-i Beytimden birinin şehit olması demektir. Elimi
soktuğum sağlam zırh ta müstahkem Medine şehridir.”
Bu rüya da aynen çıkmış ve Hz. Hamza şehit olmuştur.
Hz. Yusuf Aleyhisselam Cenab-ı Hak ona rüya tabiri İlmini
öğretmişti... Gördüğü rüyanın tabiri
Yıllar sonra çıktı...
Hz. Yusuf yedi yaşındaki iken gördüğü rüyayı babası Hz. yakup’a
(a.s.) şöyle anlatmıştı:
“On bir tane uzun sopa daire şeklinde yere dikilmiş duruyorlardı. O
esnada küçük bir sopa gelip onların hepsini kaldırıp yere attı.”
Babası bu rüyanın ne mânaya geldiğini anlamıştı. Kendi kendine
rüyayı şöyle tabir etmişti:
“Küçük sopa Yusuf, diğer on bir sopa da kardeşleridir. Onları Yusuf
mağlup edecektir.”
Hz. Yakup daha o sıralar oğlu Hz. Yusuf’a, “Rüyanı sakın
kardeşlerine anlatma” diye sıkı sıkıya tenbih etmişti.
Hz. Yakub’un on iki oğlu dünyaya gelmişti. Bunlardan ilk on’u ilk
hanımı olan Leyya’dan, Yusuf ile Bünyamin ise ikinci hanımı olan
Rahil’den dünyaya gelmişti.
Hz. Yusuf’un güzelliği, huyu, zekası dillere destan olmuştu.
Kardeşleri onu açıkça kıskanmaya başlamışlardı. Hz. Yusuf bir gün
yine heyecanla uyanmış ve gördüğü rüyayı babasına anlatmıştı:
“Babacığım! Ben bu gece rüyamda on bir yıldızı, ayı ve güneşi bana
secde eder halde gördüm.”
Hz. Yakup bu rüyanın ne mânaya geldiğini anlamıştı Oğluna şöyle
dedi:
“Sevgili yavrum, rüyanı kardeşlerine sakın anlatma! Sonra sana bir
tuzak kurarlar.Çünkü şeytan, insanın apaçık bir düşmanıdır. Rabbin
seni, rüyada gördüğün gibi beğenip seçecek; seni peygamber yapacak,
mülke ve saltanata nail edecek; sana rüya tabirine dair bilgi
verecek; sana karşı da, Yakup hanedanına karşı da, nimetlerini –
daha evvel ataların İbrahim’e ve İshak’a tamamladığı gibi-
tamamlayacaktır. Şüphesiz ki senin Rabbin herşeyi hakkıyla bilen,
tam hüküm ve hikmet sahibidir.”
Hz. Yakup on bir yıldızı on bir oğlu, güneşi ve ayı da hanımı ve
kendisi olarak tevil etmişti. Bu tevili de aynen çıkacaktı. Daha
önce naklettiğimiz gibi, Hz. yusuf uzun maceralardan, hayli
çilelerden sonra Mısır Azizi olacaktı. Yani bir nevi hükümdar
selahiyetinde en yetkili idareci olacaktı. Bütün kardeşlerini,
babasını ve annesini Mısır7a getirtecek, onları şehrin girişinde
merasimle karşılayacaktı. Kardeşlerini, anne ve babasını tahtında
yanıbaşında oturtunca, bütün aile fertleri secdeye kapanmışlardı. Bu
manzarayı gören Hz. Yusuf yıllar önce gördüğü rüyanın tahakkuk
ettiğini belirterek şöyle diyecekti:
“Babacığım, işte bu vaktiyle gördüğüm rüyanın tahakkukudur. Rabbim
onu gerçekleştirdi. Şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan
sonra, beni hapisten çıkaran, sizi çölden getiren Rabbim bana pek
çok iyilikte bulundu. Doğrusu Rabbim dilediğine lütufkârdır.
Şüphesiz ki O, Alîm’dir, Hakîm’dir.” (Yusuf suresi/ 99,100)
Görmüş olduğu rüyada, on bir yıldız, güneş ve ay kendisine secde
etmişti. İşte şimdi ise, on bir yıldızı temsil eden kardeşleri,
güneşi temsil eden babası ve ayı temsil eden annesi, güzel günlerin
gelmesi sebebiyle Allah’a secde ediyorlardı.
Hz. Yusuf bütün dünya nimetine kavuşmuştu. Mızır Azizi ölünce dul
kalan hanımı Zelihayı hükümdar, onu Hz. Yusuf’a nikah ile vermişti.
Kendisi de bir hükümdar kızı olan Zeliha ile Hz. Yusuf’un
evliliklerinden Efrayim ve Menşa isimli oğullarıyla Rahmet isimli
kızları dünyaya gelmişti. Mesut bir evliliği çocukları vardı.
Mevkii, makamı vardı. Bol maddî imkanı vardı. Üstelik yıllardır ayrı
kaldığı bütün ailesine kavuşmuştu. Ama Hz. Yusuf bütün bu dünya
nimetlerini bırakıp Rabbine kavuşmayı arzu ediyordu.Şu şekilde dua
etmekteydi:
“Rabbim bana hükümdarlık verdin, rüyaların yorumunu öğrettin. Ey
göklerin ve yerin yaratanı, dünyada da âhirette de yarim yardımcım
Sensin. Benim canımı Müslüman olarak al ve beni salihler zümresine
kat.” (Yusuf Suresi/ 101)
İslamiyet müjdesini yıllar önce rüya ile almıştı
Hz. Ebu Bekir Mekke’nin hatırı sayılır tüccarlarındandı. Peygamber
Efendimize risalet vazifesinin verilişinden on iki sene önce ticaret
maksadıyla Şam’a gitmişti. Orada iken şöyle bir rüya gördü:
Ay gökten inip kucağına düşüyor, o da elleriyle onu yakalayıp
bağrına basıyordu. Heyecan içerisinde uyanan Hz. Ebu bekir, derhal
meşhur Yemliha adındaki rahibe gitti, rüyasını anlatarak tabir
etmesini istedi. Yemliha ona nereli olduğunu ve ne iş yaptığını
sordu. O da Mekkeli olduğunu ve ticaretle uğraştığını söyledi. Rahip
ona müjde verip şöyle dedi:
“Gökten inen ay, son peygamberdir ve yakında ortaya çıkacaktır. Sen
de hayattayken onun veziri, vefatından sonra da halifesi olacaksın.
Ben sağken ona yetişirsen bana haber ver, onu görmeye geleyim. Eğer
ölmüşsem ona selamımı söyle ve dinine girdiğimi, onun ümmetinden
olduğumu bildir. Âhiret günü beni şefaatinden mahrum bırakmasın.”
Hz. Ebu Bekir, rahibe, rüyasının doğru çıkması halinde yüz altın
vereceğini söyledi.
Aradan yıllar geçti. Cenab-ı Hak, sevgili habibini Peygamberlikle
vazifelendirmişti. Efendimiz de en yakınlarından başlayarak
İslamiyeti tebliğ ediyordu. Bir gün mekke sokaklarında Hz. Ebu
Bekir’e rastlayınca şöyle buyurdu;
“Ey Ebu Bekir, ne olurdu Müslüman olaydın.”
Ebu Bekir yıllar önce görmüş olduğu rüyasını çoktan unutmuştu. Ama
Allah’ın resûlü ona bu rüyayı hatırlattı. Ellerini Hz. Ebu Bekir’in
göğsüne dayayarak şöyle dedi:
“Senin on iki sene önce gördüğün ve Rahip Yemliha’ya yorumlattığın
ve de gerçekleşmesi durumunda yüz altın vaat ettiğin o rüyan bir
mucize olarak sana yetmez mi?”
Bu cevap üzerine, rüyasını hatırlayan Hz. Ebu bekir oracıkta
kelime-i şehadet getirdi ve “İlk Müslüman erkek” şerefine kavuştu.
Rüyasında O’nunla konuştu ve şehâdeti seçti
Hz. Osman’ın (r.a.) evi günlerdir muhasara altındaydı. Gözü dönmüş
âsiler, Hz. Osman’ın dışarı çıkmasına ve evine bir damla su, bir
lokma yiyecek girmesine izin vermiyorlardı. İşte böylesine sıkıntılı
bir zamanda, Hz. Osman (r.a) şöyle bir rüya gördü.
Rüyasında Resulullah (a.s.m.), Hz. Ebu Bekir (r.a.) ve Hz. Ömer’in
(r.a.) yanındaydı. Peygamber Efendimiz kendisine hitaben şöyle
diyordu:
“Ya Osman! Seni esir edip buraya mı kapattılar?”
Hz. Osman cevaben “Evet” dedi.
“Seni susuz mu bıraktılar?”
“Evet.”
Resul-i Ekrem bir kova dolusu suyu uzatmış, Hz. Osman da alıp
içmişti.
Daha sonra Efendimiz şöyle buyurmuştu:
“Ey Osman! İstersen yarın akşam iftarını bizim yanımızda yaparsın,
istersen yardımına gelip seni kurtarsınlar.”
Hz. Osman, “İftarı sizinle yapmak isterim Ey Allah’ın Resulü” dedi.
Ertesi sabah asiler eve girdiler. Hz. Osman’ı Kur’an-ı Kerim okurken
şehit ettiler.
Rüya gerçekleşmiş ve Hz. Osman iftarı Berzah âleminde sevgili
dostlarıyla yapmıştı.
Fetih Sûresi’nde doğrulanan rüya
Peygamber Efendimiz Hudeybiye anlaşmasından önce rüyasında,
ashabının ve kendisinin başını güven içinde traş ederek Mekke’ye
girdiklerini görmüş ve bunu ashabına anlatmıştı.
Mekke’ye girilmeden, Hudeybiye anlaşması yapılarak geri dönülmesi ve
Mekke’nin fethinin ertesi yıla kalması üzerine münafıklar dedikoduya
başlamışlardı. Bunun üzerine Fetih suresinin 27. Âyeti nâzil oldu ve
Cenab-ı Hak, Habib-i Ekrem’in görmüş olduğu rüyanın gerçekleşeceğini
müjdeledi. Üstelik, Mekke’nin fethinden önce mühim bir fetih daha
gerçekleşecekti. O da Hayber’in fethiydi. Âyet-i Kerimede meâlen
şöyle buyrulmaktadır:
“Andolsun ki Allah, Resulünün gördüğü rüyanın hak olduğunu tasdik
etti. İnşaallah hepiniz emniyet içinde ve saçlarınızı tıraş etmiş
veya kısaltmış olarak Mescid-i Haram’a gireceksiniz. Allah sizin
bilmediğinizi bilir; onun için, Mekke’nin fethinden önce size yakın
bir fetih daha ihsan etti.”
Hz. Ali’nin rüyasındaki duası kabul oldu
Hz. Ali (r.a.), hilafeti esnasında, Allah’ın resûlünden ne görmüşse
onu yapmaya, Kur’an’ın ve sünnet-i seniyyenin yolundan zerre miktar
ayrılmamaya çalışıyordu. Ama onun bu azmine, takvasına, dindeki
gayretine mukabil, bazı beldelerin ahalisi, söz vermelerine rağmen
hak mücadelesinde kendisini yalnız bırakıyorlardı. İşte öylesine
sıkıntılı günlerdeydi. Hz. Ali bir rüya gördü. Rüyasında, Peygamber
Efendimiz halini sorunca şöyle demişti:
“Ey Allah’ın Resulü, nedir senin ümmetinden çektiklerim. Bana rahat
nefes almayı dahi çok gördüler.”
Efendimizin mübarek gözlerinden yaşlar dökülmeye başlamıştı. Hz.
Ali’ye hitaben şöyle dedi:
“Ya Ali onlar hakkında beddua et.”
Hz. Ali: “Ey Allah’ın resulü! Siz bedduadan hoşlanmazdınız.”
Resul-i Ekrem: “Gönlüne nasıl geliyorsa öyle dua et.”
Bu tavsiye üzerine Hz. Ali rüyasında ellerini kaldırıp şöyle dua
etmişti:
“Allah’ım, bana onlardan daha hayırlısını ver. Onlara da benden daha
şerlisini...”
Hz. Ali (r.a.) rüyadan uyanınca, bu rüyayı ehl-i beytine anlattı.
Daha sonra sabah namazını kıldırmak için camiye gitti. Tam namaz
kıldırırken İbn-i Mülcem tarafından zehirli kılıçla yaralandı. İki
gün sonra da şehadet şerbetini içti. |